top of page

Anılarım

  • Yazarın fotoğrafı: Mustafa Sari
    Mustafa Sari
  • 7 saat önce
  • 5 dakikada okunur

İz bırakan kesitler

‘’Bal yiyen baldan usanır’’ diye bir atasözümüz var. Son yazılarımız benzer üst başlıklı oldu. Biraz değişiklik olsun diye, yaşamımda iz bırakan bazı anılarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bugün bunlardan biri ile karşınızdayım. Okunduğunda, kendim için bir övünme (methiye) gibi algılanabilir. Ancak, burada yazılanlar geçmişte yaşadıklarımın birebir aynısıdır. İlginizi çekeceğini umarım.




Köyümüzde, ilkokuldan daha ileriye eğitim alan ilk kişiyim. Ancak, bu konuda babamın onayını almak pek de kolay olmadı. Bu yüzden, hoş görünüze sığınarak, biraz ayrıntılı yazacağım. 


İlk okul eğitimini Başdere İlkokulunda (Ürgüp/Nevşehir) aldım (Resim 1). Birinci sınıfı eğitmen Gazi Bey (öğretmen okulu çıkışlı olmayıp belirli bir kurstan sonra köylerde öğretmenlik yapan) okuttu. Aslında o okulun tek öğretmeni idi, yani tüm sınıfları o okuturdu. İkinci sınıfa geldiğimizde okula Pazarören Köy Enstitüsü çıkışlı Murat Özuzun ve Yusuf Karpuzoğlu adlarında iki genç öğretmen atandı: İkinci ve üçüncü sınıflarda Murat Özuzun, dört ve beşinci sınıflarda da Yusuf Karpuzoğlu tarafından okutulduk.


okuduğum okul.şimdiki hali ile yapay zeka tarafından görselleştirildi.
okuduğum okul.şimdiki hali ile yapay zeka tarafından görselleştirildi.

Okulumun güncel hali, Şimdilerde Suriye'li bir aile içine yerleşmiş ve orda yaşıyorlar.
Okulumun güncel hali, Şimdilerde Suriye'li bir aile içine yerleşmiş ve orda yaşıyorlar.
bağa bahçeye kim bakacak?..

Üçüncü sınıfta okurken okulda velilere açık bir şiir okuma yarışması yapılmıştı. İstiklal Marşının ilk iki ve son kıtaları okunuyordu. Bu yarışta birinci olmuştum. Hatta sınıf öğretmenim Murat Özuzun’un, ben şiiri bitirdiğimde kendini tutamayıp, yüksek sesle ‘bravo!’ diye bağırarak beni öptüğünü hatırlıyorum.

Dördüncü sınıfta okurken annemi yitirdim. Sanırım hayatımın en büyük travması annemi yitirmem olmuştur. Anne boşluğunu ömrüm boyunca hissettim.


Beşinci sınıfta okurken, okulların kapanmasına, diğer bir deyişle okulun bitmesine birkaç gün kalmıştı. Sınıfın çalışkan öğrencilerinden biri idim. Öğretmenimiz, bir gün  üç ismi okuyup kara tahtaya çağırmıştı. Öğretmenimiz, yazı tahtasını tebeşirle yukarıdan aşağıya doğru üçe böldü. Ortada ben, solumda O.B., sağımda da E.Ç. vardı. Öğretmenimiz, her dersle ilgili sorular sordu, bizler de sözel olanları sözlü, matematik sorularını da tahtaya yazarak cevapladık. Sonuçta, öğretmenimiz, benim birinci, O.B.’in ikinci, E.Ç.’nin de üçüncü olduğumuzu bildirmişti.  Böylece sınıf birincisi olmuştum.


Okullar kapandıktan sonra bir gün öğretmenim Yusuf Karpuzoğlu bizim eve geldi. Hoşbeşten sonra öğretmenim babama dönerek ‘Hoca baba, Muzaffer (benim göbek adım) çalışkan bir öğrencim idi. Eğitimi burada kalmamalı ve daha yüksekleri okumalı. Önümüzde Devlet Parasız Yatılı Sınavları var. Onun bu sınavı kazanacağını tahmin ediyorum. Kazanırsa, size yük olmadan ortaokul ve liseyi bitirebilir’ dedi. Babamın cevabı ise şöyle oldu:’’evin tek oğlu; o giderse bağa bahçeye kimler bakacak? Yollayamam’’ idi.



Bu yüzden artık senin okumanı istiyorum’

Babam, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşlarını yaşamış biriydi. Köyde sayılır ve sevilirdi. Bir camide imam idi. Köylüler ona hoca baba derdi. O yıllarda imamların maaşı yoktu. Muhtarlığın, aynı camiye gelen ailelerin gelir durumuna göre biçtiği belirli miktarda buğday, babamın yıllık gelirini oluşturuyordu. Bu da harman zamanı babamın, omuzunda bir heybe ile harmanları dolaşması anlamına geliyordu. Bu tablo babama, emeğinin karşılığını almaktan çok dilenmek gibi geliyordu. Düzenli bir gelirinin olmaması, kanımca, benim daha ileri bir eğitim almama olumsuz yaklaşmasında en etkili faktördü.

Aradan bir süre geçtikten sonra babamla bir gün bağ bellemeye gittik. Bir süre çalıştıktan sonra bir kayısı ağacının gölgesinde yemek molası verdik. Çok sevecen olduğuna inandığım babama konuyu bir kez daha açtım. Bunun üzerine bana şunları söyledi:

‘’Oğlum!  Bir yıl, 365 gün değil mi? 364 gün hangi şartlarda olursa olsun tatlı uykunu böler, herkesten önce camiye gider ve görevini yerine getirirsin. Ama bir gün, nedeni hastalık bile olsa, bir cemaatten biraz geç camiye varırsan adamın hemen yüzüne vururlar. Dün aynısını yaşadım. Üzerimde kırgınlık vardı. Camiye vardığımda iki cemaatin benden önce geldiğini fark ettim. Onlardan biri benim geciktiğimi alaylı bir tonda yüzüme vurdu.  Bu yüzden artık senin okumanı istiyorum’


Hisarlik,Çanakkale

Bu olay, görevine çok düşkün biri olan babama çok dokunmuştu. Yaşamım boyunca ben bu tabloyu hiç unutmadım ve okumamda en büyük itici güç oldu.

Babamın benim okumama sıcak baktığını öğrendikten sonra Yusuf öğretmenimin evine gittim. Evi kapalıydı. Oradan çok yakın olan ilkokula gittim. Orada hizmetli amcaya sordum. Cevabı şöyle oldu:

‘’Yusuf öğretmen köyüne (Sindelhöyük/Develi) gitti. Gelince sana bildiririm’’.

Öğretmenim gelince evine gittim. Eşi de vardı. Durumu açıklayınca, sevindi ve ilgileneceğini söyledi. 


Birkaç gün sonra öğretmenim, köyün muhtarını da yanına alarak bir kez daha bize geldi. Muhtar saygın ve babamın da yakın arkadaşı olan Mustafa Yıldırım idi. Yine aynı konu açıldı. Bu kez babam biraz yumuşa da ‘Ama nasıl olacak?’ deyince öğretmenim babama dönerek devreye girdi: ‘’Hoca baba; sıkıntınızı anlıyorum.  Parasız yatılı sınavlarının tarihi geçti. Ancak bir şansımız daha var. Kayseri’de ‘Nuh Naci Yazgan adında köylü kökenli zengin bir iş adamı tarafından yaptırılan ‘Nuh Naci Yazgan Köylü Talebe Yurdu’ var. Burası, köylü öğrenciler için yapılan ve kontenjanının belirli bir kısmı yapılacak bir sınavda başarılı olan öğrenciler için kullanılan bir vakıf yurdudur. Ücretsiz öğrenci kontenjanından yararlanmanın iki koşulu var. Birincisi yapılan özel sınavda başarılı olmak ikincisi de sınıfta kalmamak. Muzaffer sınavı kazanırsa ücretsiz bu yurtta kalır ve size yük olmadan orta ve liseyi bitirir’’ dedi. Uzlaşma sağlandı.



Çok sevinçli idim. Hem okumak için önüm açılmış hem de babama yük olmadan okuma fırsatını yakalamış oluyordum.

Bu fırsatı değerlendirmem gerekiyordu. Yurdun girişi için gerekli olan bir sınava girdim. Yazılı yapılan sınavın soruları bana çok da zor gelmemişti. Gerekli koşulları sağlamış olmalıyım ki yurtta parasız kalma hakkını kazandım.  O sınavı yapan kişinin de sonradan yurdun müdürü olduğunu, daha sonra da velim olacağını öğrendim. Velim benim Kayseri Lisesi’nin orta kısmına kaydımı yaptırdı. Numaram 831 idi. Kayıt yapıldıktan sonraki haftanın başında da okullar öğrenime açıldı.

Çok sevinçli idim. Hem okumak için önüm açılmış hem de babama yük olmadan okuma fırsatını yakalamış oluyordum.  Okumak üzere köyden ayrılırken öğretmenimin elini öperek ona veda etmeyi unutmamıştım. Çünkü, o, hayatımın en önemli kilometre taşlarından birinin mimarı idi. Yaşadığı sürece hep ona yazdım ve saygılarımı sundum.


Orta okul ve lise eğitimim bitti. Lise bitirme sınavları ortalamam 10 üzerinden 8.57 idi. Bu not ortalaması ile pek çok fakülteyi kazanabilirdim. O yıllarda merkezi bir sınav yoktu. Her fakülte kendi giriş koşullarını uyguluyordu. Ben ailemin ekonomik durumu nedeniyle burslu okumak zorundaydım. Sınıf öğretmenimiz Fansızca öğretmeni Yıldız Önbilgin idi. Onun yanına giderek görüşünü almak istedim. O. durumumu değerlendirdi ve bana burslu okunabilecek üç fakülte (İstanbul’da Orman Fakültesi, Ankara’da Veteriner ve Ziraat Fakülteleri) olduğunu söyledi. Bir kez daha durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, bana Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesini önerdi. Bu vesileyle öğretmenimi rahmetle anıyorum.


Adı geçen fakülteye baş vurdum ve kazandım. Fakülte bittikten sonra da yedek subay olarak görevimi yaptım. Sıra evlenmeye gelmişti. Evlendim. Düğünden hemen sonra yeni görev yerim olan Çifteler Tarım İşletmesine atandım (Mahmudiye/Eskişehir) ve oraya giderek işe başladım.


Eskişehir Çifteler Tarım İşletmesi
Eskişehir Çifteler Tarım İşletmesi
Bir aralık ‘Muzaffer!’ sesini duydum. Göbek adım Muzaffer olduğu için sesin geldiği yere döndüm. Bir de ne göreyim?  İlkokul öğretmenim Yusuf Karpuzoğlu tam karşımda.

Cumartesi günleri Eskişehir’e kurumun bir otobüsü gider, akşam üzeri de dönerdi. Yine bir hafta sonu servisle Eskişehir’e gitmiştik. Servis otobüsünden konuşarak iniyordum. Yanımda eşim vardı. Bir aralık ‘Muzaffer!’ sesini duydum. Göbek adım Muzaffer olduğu için sesin geldiği yere döndüm. Bir de ne göreyim?  İlkokul öğretmenim Yusuf Karpuzoğlu tam karşımda. Hemen yanına giderek ellerini öptüm. Eşimle tanıştırdım, o da öğretmenimin ellerini öptü. Yanında duran kişinin kayınbiraderi olduğunu ve onlara ziyarete geldiklerini öğrendim.  Öğretmenimi eşimle birlikte evimize davet ettik. Ancak, öğretmenim ve eşinin bir gün sonra Develi’ye (Kayseri) dönecekleri söylendi ve davetimiz için bize teşekkür etti. Öğretmenim; aradan yaklaşık 20 yıl geçtiği halde beni sesimden beni tanımış. Vedalaşarak birbirimizden ayrıldık. Bu karşılaşmayı da hiç unutamam.




Son Söz: Bu yazıya son verirken bağa bahçeye de kendisi bakan ve okumam için olur veren babamı, geleceğime kutup yıldızı gibi yol gösteren ve babamın olurunu alan öğretmenim Yusuf Karpuzoğlu’nu, burslu fakülte seçiminde beni yönlendiren öğretmenim Yıldız Önbilgin’i rahmet ve saygı ile anıyorum.


Yorumlar


Güncel paylaşımlarımdan haberdar olmak için üye ol!

© 2024 by ABS

  • Facebook
  • Instagram
bottom of page