top of page

Ceketini Bana Ver!

Yazarın fotoğrafı: Mustafa Sari
Mustafa Sari
9 Eyl
8 dakikada okunur

Ortaokul Yılları

Nihayet okullar açılıyordu. Babam beni Nuh Naci Yazgan Köylü Talebe Yurduna teslim edip köye döndü. Velim olan yurt müdürü de beni sınıfıma yönlendirdi. Sınıf öğretmenimiz, boyum küçük olduğu için beni en ön sıraya oturttu.


İlk dersimiz “Resim ve El İşi” idi. Öğretmenimiz bir kadındı. Derste güzel sanatlar ve resimle ilgili klasik bilgiler verdi. Dersin sonunda da önümüzdeki derse getirmemiz gereken malzemeleri tahtaya yazdı:


  • Sıfır numara zımpara kâğıdı

  • El işi kâğıtları (temel renklerde)

  • Suluboya (orta boy)

  • Resim fırçası

  • Kâğıt makası

  • Zamk


İlk dersin teneffüs zili çaldı ve okul bahçesine çıktık.

Karışık duygularla bahçede dolaşıyordum. Bedenimi büyük bir yalnızlık ve karmaşıklık kaplamıştı. Çünkü gelecek ders için almamız gereken malzemelerden kimilerini hiç duymamıştım; bilmiyordum. Ağlamaklı bir durumdaydım.


Tam bu sırada bir erkek öğrenci yanıma yaklaşarak derdimi sordu. Serde erkeklik (!) vardı. Önce açık vermemek için duraladım. Durumu fark eden bu öğrenci koluma girerek samimiyetle yaklaştı ve derdimi anladı.


Sonra şunları söyledi:

“Adım Zekeriya Kocaoğlu, Yeşilhisarlıyım. Sınıf arkadaşıyız. Okul çıkışında bunları birlikte alır ve bu tür sıkıntıları aşarız.”

Öyle de oldu. Onunla arkadaşlığımız giderek gelişti.



Karışık duygularla başlayan ortaokul yaşamıma giderek alışmaya başladım. Sınıf ve yurttaki arkadaşlarıma, öğretmenlerime, hatta Kayseri’ye alışıyordum.

Derken ara tatili geldi. Karneleri aldık. Notlarım, bir ders hariç, iyi idi. Fransızcam 2 idi. Fransızca dersimize bir subay geliyordu. Buna çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Babama ve sevdiklerime bunu nasıl açıklayabilirdim? Sen ilkokuldan sınıf birincisi olarak gel, ama karnende bir zayıf olsun; hem de 2!


Karne tatilinde köye gittim. Özlediklerime kavuşmuştum. Ama karnemde bir zayıf vardı. Babam ve ağabeyim bu durumu soğuk karşıladılar. Ben de yarı ağlamaklı, bu durumu düzelteceğime dair onlara söz verdim.

İki haftalık tatil adeta yıldırım hızıyla geçti ve ben yine okuluma döndüm.

Bu arada Fransızca öğretmenimiz değişmişti. Yeni mezun, genç bir kadın öğretmen gelmeye başlamıştı. İlk yazılıdan sekiz almıştım. Şüphelenmiş olacak ki yazılı notlarını okuduktan sonra beni hemen tahtaya çekerek sözlü yaptı.

Sorularının tümünü bildim. Dokuz verdiğini söyledi.

Bu iki not Fransızcayı en sevdiğim derslerden biri yapmıştı. Gerçekten de fakülte dâhil, öğrenim hayatım boyunca bu dersten hep pekiyi notlar aldım.

Eğer bu dersten kırık alsaydım, başta ailem olmak üzere hem sevdiklerime karşı mahcup olacak hem de yurttan atılacaktım.  

Derken birinci sınıf tamamlanmış oldu. Karnemde kırık yoktu, notlar iyi idi. Köye döndüm. Başta aile bireyleri olmak üzere, tüm sevenlerim başarılı olmamdan mutluluk duyuyorlardı. Bizim köyden ortaokula giden ilk kişi ben idim. Daha sonraki yıllarda lise ve yüksek öğrenime giden ilk kişi de ben olmuştum. Bir iki günlük misafirlikten sonra, bağ- bahçe belleme ve sulama, hayvanların (inek, eşek, tavuk) bakım ve beslenmesi gibi evimizin rutin işlerinde babama yardımcı oluyordum.

İkinci sınıfımız, Kayseri Lisesi binasının ikinci katında ve Lise yazısının arkasında idi.


Kayseri Lisesi
Kayseri Lisesi
Elbisem eski bir elbiseydi. Babam onu Kayseri’de eski elbiselerin satıldığı esbap (giysi) pazarından almıştı.

Kış mevsimi gelmişti. Coğrafya öğretmenimiz Hayriye Hanım beni sözlüye kaldırdı. Numaram, not defterinin ilk sayfasının en altında idi. Bu yüzden sınıfta ilk sözlüye kalkanlardandım. Kendisi sobanın yanında oturuyordu. Bir ara nerede kaldığımı sordu. Cevabımdan sonra:

— Ceketini bana ver! dedi.

Ceketimi öğretmenime verdim. Ceketin hem bir düğmesi kopmuş hem de koltuk altlarından biri sökülmüştü. Onları dikip ceketimi geri verdi. Utanarak ceketimi giydim ve ellerinden öperek öğretmenime teşekkür ettim.


Elbisem eski bir elbiseydi. Babam onu Kayseri’de eski elbiselerin satıldığı esbap (giysi) pazarından almıştı. Birkaç elbise denedikten sonra üzerime iyi gelen ve fiyatında anlaştığımız bir takımı babam satın aldı. Ben de saygı ve teşekkür ifadesi olarak babamın elini öptüm. Bizim yörede bu gibi durumlarda böyle davranılırdı. Bu tabloya tanık olan satıcılar, babamı benim gibi (!) bir evlat yetiştirdiği için kutlamışlardı.

Ceketimin düğmesi ve söküğü dikildikten sonra derse tekrar dönmek istiyorum. Ders sonunda sınıftan çıkarken öğretmenim yanıma yaklaşarak kulağıma şunları fısıldadı:

— Öğle tatilinde beni öğretmenler odasının kapısında bekle!

Bekledim ve buluştuk. Elimden tutarak birlikte gitmemizi söyledi. Lise çıkış kapısına vardığımızda askeri bir cipin öğretmenimi beklediğini fark ettim. Aracın komutanı, yüzbaşı, öğretmenimin eşi imiş. Öğretmenim ve ben aracın arkasına bindik.

Ayakkabıların satıldığı çarşının girişinde araç durdu ve biz, öğretmenim ve ben, indik. Öğretmenim elimden tutarak beni oradaki büyük bir ayakkabıcı dükkânına soktu. Birkaç ayakkabı denedikten sonra birlikte beğendiğimiz vişne çürüğü bir mokasen ayakkabı bana alındı.


Elbise alımında olduğu gibi, ayakkabı alımında da öğretmenimin ellerini öpmüştüm. Hayatımda giydiğim “en güzel ve en anlamlı ayakkabı” o olsa gerekti.

Öğretmenim bununla da yetinmedi ve beni, sonradan adının “Yardım Sevenler Cemiyeti” olduğunu öğrendiğim bir yere götürdü. Orada birtakım yazışmalardan sonra yardım alacağımı söylediler. Lise bitinceye kadar her ay başında belirlenen miktarda yardım parası aldım.

O öğretmenime yaptıkları için ne kadar teşekkür etsem az olur.

Hayriye Kutlu (Coğrafya Öğretmeni)
Hayriye Kutlu (Coğrafya Öğretmeni)

Maalesef ertesi yıl okullar açıldığında, öğretmenimin “hemofili” denen bir hastalıktan vefat ettiğini öğrendim. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Bu vesileyle onu saygı ve minnetle anıyorum.


Orta ikinci sınıfta derslerim daha iyiydi. Sınıfta iftihar (onur) listesine aday gösterildiğim fısıltısı yayıldı. Bunu sınıftaki zengin ve uyanık çocuklar söylüyordu.

Derken ilk karneler alındı. Notlarım çok güzeldi. Ama karnede bir tane 4 vardı: Beden eğitimi...

Elimde karne, ağlamaklı bir hâlde yurda geliyordum. Bu sırada yurt kapısından çıkmakta olan müdürümüz ve velim olan öğretmen beni gördü. Karneyi eline alıp baktı. Sinirli bir tavırla elimden tutarak beni öğretmenler odasına götürdü. Bu arada lise ile yurt binalarının karşı karşıya olduğunu söylemeyi unuttum.

Yüksek sesle konuşarak beden eğitimi öğretmeninin yanına vardık.

— Şu karneye bakarsan utansın! dedi.

Beden eğitimi öğretmeni ile velim arasında karşılıklı olarak şunlar konuşuldu:

— Ne yapayım, atlama kasasından atlayamadı.

— Bir şu çocuğun cüssesine bak, bir de o sandığın yüksekliğine. Allah’tan kork!

İkinci karnede beden eğitimi dersinden notlarım düzelmişti.


Orta birden sonra, yaz tatillerinde değişik işler yaparak Kayseri’de çalıştım. İlk işim, yeni kurulmakta olan şeker fabrikasında oldu. Çoğunluğunu Roman çocukların oluşturduğu bir grupla birlikte kömür kırdım.

İri boyutlarda olan kömürleri çekiç yardımıyla daha küçük ve düzgün boyutlara getiriyorduk. Kömür boyutlarını kontrol eden, fabrikayı kuran Fransız şirketine ait bir kişi, eline aldığı iki parça kömürü göstererek birine “Bu çok güzel!”, diğerine “Bu çok fena!” diyerek uygun olanları bizlere gösteriyor ve kömürlerin o boyutlarda olmasını istiyordu.

İşe koyulduktan kısa bir süre sonra el parmaklarımızın uçları kanamaya başladı. Çevreden bulduğumuz kâğıt ve bez parçalarıyla parmaklarımızı korumaya çalışıyorduk. Daha sonraları evden getirdiğimiz kumaş parçalarıyla parmaklarımızı sardık. Yine de akşam olduğunda kanamaları engelleyemediğimizi görüyorduk.

Çalışanların içinde en eğitimlisi bendim. Kırdığımız kömür yığınlarını küfe dolusuyla ölçüyor ve kırdığımız toplam kömür miktarları başımızda bulunan çavuşun defterine yazılıyordu. Herkes kendi adına kırdığı kömür miktarını bir yere yazıp çavuşa imzalatıyordu.

Kişi başına en çok kömür kıran bendim. Yaklaşık iki ay kadar orada çalışmıştım. Sonunda emeğimin karşılığı olan 105 lirayı aldım. İlk kazancım olarak gururla babama verdim.

Bir yaz tatilinde Kale içindeki bir toptancının yazı işlerini yaptım. Bir tatilde de merkez PTT binasında, okuma yazması olmayan insanlara telgraf yazma, koli gönderme formlarını doldurma gibi işlemlerde yardımcı oldum.


Lise Yılları

Orta kısmını bitirdikten sonra Kayseri Lisesi’ne yazıldım. Sınıfım 4C idi. Numaram değişmemişti. Okulumu ve sınıfımı çok seviyordum. Sınıfımda az da olsa ortaokuldan gelen arkadaşlarım vardı.

Sınıf öğretmenimiz, Fransızca derslerine de giren Yıldız Önbilgin idi. Sınıfımızda beş kız öğrenci vardı.

İlk dersimiz kompozisyon idi. Öğretmenimiz, edebiyat derslerimize de giren Kadriye Hanım’dı. Duymaya alışık olduğumuz birkaç öğütten sonra birer yazılı kâğıdı dağıtarak kompozisyon yazacağımızı söyledi. Konuyu bugün gibi anımsıyorum:

“Okulların açılışı münasebetiyle duygu ve düşüncelerinizi yazınız.”

Herkes elinden geldiğince bir şeyler yazarak dersin sonunda kâğıtlarını öğretmene teslim etmişti.

Aradan epey bir süre geçtikten sonra, edebiyat dersinde kompozisyon sınav sonuçları sınıfta öğretmenimiz tarafından açıklanıyordu. Not defterindeki sırayla herkesin önce notunu okuyor, ardından da kompozisyonla ilgili eleştirilerini sıralıyordu. Hiçbir kompozisyonu beğenmiyordu.

Sıram çoktan geçtiği hâlde benim notum okunmuyordu. Ağır eleştirileri duyunca da “Benim notum kaç?” deme cesaretini gösteremiyordum.

En sonunda benim adımı okudu:

— Kim bu arkadaşınız?

Hiçbir şey söylemeden yavaşça kalkmaya çalışıyordum. Ara sıralarda değildim ki sıranın altına gireyim. Öğretmen bir süre durakladı. Sınıfta bir sessizlik oluştu. Fırçalara kendimi hazırlamaya çalışıyordum.

Öğretmen konuşmaya başladı:

— İşte nihayet bir kompozisyon. Hem de örnek bir kompozisyon. Anlatım da yazı da çok güzel. Arkadaşınızı tebrik ederim.

Yazdıklarımı sınıfa okudu. Karışık duygular içerisindeydim. Biraz onurlandım, biraz da mahcup oldum.

Kompozisyondaki başarımı, ortaokuldaki Türkçe öğretmenimiz Kazım Yedekçioğlu’na borçluydum. Bu vesileyle kendisini rahmetle anıyorum.



Daha sonra hangi dersler vardı, anımsamıyorum. Zaman ilerledikçe dersler işleniyor, giderek de yazılı ve sözlü sınavlar yapılıyordu.


Unutamadığım sınavlardan biri de cebir dersinin sınavı idi. Öğretmenimiz, öğrenci tabiriyle “Sıfırcı Ahmet” idi.

İlk sınavlar yapılmıştı. Aradan ne kadar bir süre geçtiğini bilmiyorum. Haftanın hangi günleri olduğunu da anımsamıyorum ama iki gün ilk saatler cebir idi.

Böyle bir ilk derste öğretmenimiz sınıfa geldi ve ilk yazılı notlarını okudu. Sınıfta en yüksek notu ben almıştım: dokuz. Benden sonra iki arkadaşım, Hüseyin Şafak ve Şaban Latifoğlu, yedişer almıştı.

Ben derslerde parmak kaldırmayı pek sevmezdim. Yedişer alan arkadaşlarım ise hemen her cebir dersinde parmak kaldırır ve tahtaya geçerlerdi. O iki arkadaşım notlarını beğenmeyerek neredeyse benim kopya çektiğimi ima ettiler.

Bunun üzerine öğretmen beni hemen tahtaya çağırdı. Önce sınavda sorulan soruları, ardından da başka sorular sordu. Soruların hepsini de yaptım.

Bunun üzerine öğretmenimiz, beni hedef gösteren arkadaşlara neredeyse hışımla bakarak, “Siz de gördünüz!” dercesine sözlü notu olarak dokuz verdi.

Kayseri Lisesi’nde nitelikli öğretmenlerce eğitilme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı sayıyor, bu vesileyle emeği geçen tüm öğretmenlerimi saygıyla anıyorum.


İlgi Duyanlar İçin Kısa Bilgi: Kayseri Lisesi 1893 yılında II. Abdülhamit döneminde yapılmıştır. Sakarya Savaşları sırasında, Kayseri Lisesi,  son sınıf öğrencileri eğitimlerini yarıda bırakıp gönüllü olarak cepheye koştu. O yıl hiç mezun verememiş (1921)"Taş Mektep" olarak bilinir. Atatürk ve Kâzım Karabekir gibi liderlerin ziyaret ettiği okul, günümüzde [Milli Mücadele Müzesi] ve fen lisesi olarak hizmet vermektedir.

Birçok ünlü kişinin bu okulda öğretmen veya öğrenci olarak bulunduğunu görüyoruz. Bunlardan 1922’de Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanan Faruk Nafiz Çamlıbel  Kayseri’ye yolculuğunu, “Han Duvarları” adlı uzun şiirinde anlattı. Kayseri’de kaldığı iki yıllık dönemde Ulusal Kurtuluş Savaşının havasını çok yakından yaşamıştır Sakarya Savaşında şehit düşen Kayseri Lisesi öğrencilerinin anısına yazdığı Kayseri Lisesi Marşını kaleme almıştır. Ünlü şairlerimizden Behçet Kemal Çağlar da Kayseri Lisesi’nde okumuş ve bu arada Faruk Nafiz Çamlıbel’in öğrencisi olmuştur. Onuncu Yıl Marşını iki ünlü şairimiz birlikte yazmışlardır. 2016 yılından bu yana Milli Mücadele Müzesi olarak kullanılmaktadır.


Kayseri Lisesi 1925
Kayseri Lisesi 1925

Faruk Nafiz Çamlıbel, İstanbul’dan trenle Ulukışla’ya gelmiş, buradan bir atlı arabayla (yaylı) üç günde Kayseri’ye gelmiştir. Gündüzleri yol almış, geceleri yol üzerindeki hanlarda konaklamıştır. İlk durak Niğde, ikincisi Yeşilhisar, üçüncüsü İncesu hanları olmuştur. Han Duvarlarında rastladığı Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış adlı halk ozanının yazdığı hüzünlü dizeler (aşağıda) onu çok etkilemiştir. İlk hanın duvarlarında

 

On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben

 

İkici hanın duvarlarında

 

"Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibali

Yolcuyum bir kuru yaprak misali

Rüzgârın önüne katılmışım ben"

Yeşilhisar Hanı duvarlarında:

 

Üçüncü ve son hanın duvarlarında da

 

"Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı'mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben" 

  

dörtlüğü gözüne çarpmıştır. Çamlıbel, han duvarlarında okuduğu bu dörtlüklerden çok etkilenmiş, duygularını Han Duvarları şiirine yansıtmıştır.

"    

Han Duvarları

 

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı.

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya. 

  

dizeleriyle başlar ve

 

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:

"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,

Dedi:    

"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...

Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.    

 

Aradan yıllar geçti işte o günden beri

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!.,

 

dizeleriyle biter.

 

Şair,  İstanbul merkezli romantik şiir anlayışından koparak Anadolu'nun ve halkın gerçek yaşamını, acılarını ve yoksulluğunu sanatın merkezine taşımıştır.

 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


Güncel paylaşımlarımdan haberdar olmak için üye ol!

© 2024 by ABS

  • Facebook
  • Instagram
bottom of page